İran: Hem Uzak Hem de Yakın(2)


İRAN: HEM UZAK HEM DE YAKIN(2)

14 Mayıs 2006 – Cumartesi

Meşhed'deyiz. VİP bölümünde uçtuk. Osmanov Şii inancının dört imamının türbesinin burada olduğunu söylüyor. Kısa bir yolculuktan sonra Pardisan Otel'e yerleşiyoruz. Otelin adı için dilim hep Partizan'a dönüyor. Otelin Çay Salonu için tabelada Farsça harflerle “Çay Sarayı” anlamına gelen bir şeyler yazıyor. Menü'de fiyatlara % 17 hizmet eklendiğini yazıyor.

İran'ın IRINN adlı televizyon kanalının İngilizce haberlerinde Irak'ta binlerce İngiliz askerinin sağlık nedenleriyle ülkelerine dönmek zorunda kaldığını, Amerikalı savaş karşıtı annelerin “ Bush lied, our sons died (Bush yalan söyledi, çocuklarımız öldü)” ve “Çocuğumuzu diğer anneleri öldürsün diye doğurmadık” diyen annelerin mitinginden görüntüler yansıtıyor. Paris sokaklarında Sarkozy'nin göçmen politikasını protesto eden geniş yığınların farklı ve eğlenceli protestolarını haber yapıyor.

Euronews'te ise İsveç'te yaşayan bir kadının evlendikten sonra Cezayir'e annesinin itirazlarına karşın gelmesini ve burada küçük çocuğu için giysi bulamamasının öyküsünü anlatıyor. Bunun bir ihtiyaç olduğunu fark eden kadının sadece çocuk giyimi ile ilgili bir şirket kurup başarılı bir işkadını olmasının öyküsünü anlatıyor.

16.00 – 22.00 saatleri arasında Firdevsi Üniversitesi'nde “Şahname Metinleri” ile ilgili sempozyuma gideceğiz.

Sempozyum bizdeki resmi törenler gibi başladı. Milli marşla açılış yapıldı. Ardından kuran okundu, sonra da konuşmalara başlandı. Uzaktan bakıldığında her an bir savaşa girecekmiş gibi izlenim edindiğimiz İran'da dördüncü gün ve konuşmacılardan Prof. Sefer Henendi bizi dört günlük uykumuzdan uyandıran önemli bir konuya açıklık getirerek konuşmasına başlıyor. İran'ın Irak gibi 24 saatte teslim alınamayacağını, 365 günün İran'ı işgal için yeterli gelemeyeceğini söylüyor. Bir hafta boyunca Amerika'nın Büyük Ortadoğu Projesi'ne ve İran'a da zorla demokrasi götürme çabasına (!!!) ilişkin ilk ve son sözler oluyor bu. Bazı konuşmacılar sık aralıklarla dinleyicilerden hatırlı kişiler için salavat getirmesini istiyor. Bu da yine sadece Meşhed'de dikkatimizi çeken tek olay. Konferans salonu başlangıçta harem selamlık biçiminde ayrılmışken ikinci oturumda dinleyicilerin karışık oturduğu görülüyor.

Sempozyumun bitiminde Ramon ile tanıştık. Adının İspanyolları anımsattığını söylediğimde olağan karşıladı. Herkes aynı şeyi söylüyormuş. Che Guavera hayranı bir babanın oğlu. Kusursuz bir İngilizceyle konuşuyor. Üniversitede bilgisayar bölümünde. Uzun konuşma fırsatı bulduğum ikinci delikanlı. Onun da gözü yurtdışında. İran'da kıstırıldığına, dünyanın geri kalan kısmının İran'a karşı önyargılı olduğuna, şimdiki yönetimin İran'ın binyıllara dayanan köklü kültürel mirasını yansıtmadığına, yöneticilerin bilime sırt döndüğüne, köklü bir gelecek programlarının olmadığına, sadece vaatkâr tavırlarına çok sıkıldığını söylüyor.

Kadınların toplumsal yaşama katılımı açısından ne durumda olduklarını sorduğumda yanıt çok kısa: eşitlik yok. Ramon sıkı bir entelektüel. Konuşmayı şehvetle sevenlerden. Amerika'nın hayallerini gerçekleştirebileceği bir ülke olduğuna inanıyor. Eşitsiz güç kullandığını söylediğimde bana hak vermesine karşın onun da düşünü bir gün Amerika'ya gidebilmenin ve yaşamını orada sürdürmenin süslediğini söylüyor. Amerikan sinemasına hayran, beni de ikna etmeye çalışıyor. İtalyan ve Fransız sinemasını tercih ettiğimi söylediğimde peş peşe bir dizi yönetmenin adını sıralıyor. Belli ki onlardan da haberdar. ABD ve Kanada'nın dünyanın bütün dahilerini kaptığını, geriye kalanlarla mutlu bir hayat sürdürebilmenin mümkün olmadığını söylüyor.

İran'ın pek çok şeyi kendine benziyorken yemeklerinin porsiyonu Amerikalılara benziyor. En az dört kişinin doyabileceği tek kişilik porsiyondan söz ediyorum…
Sıradan bir hayatın sıra dışı bir öyküsü olamaz….. Akşam bir şeyler yazmaya çalışırken tuhaf bir şekilde bu cümleye düşüyor yolum. Bir kez daha kayıt altına alıyorum: Sıradan bir hayatın sıra dışı bir öyküsü olamaz.

14 Mayıs 2006 – Pazar

Sempozyumun son günü. Tanrının insanları çift yarattığına inanılır. Tacikistan'dan gelen Profesör Resul Hadizade Aziz Nesin'e nasıl benziyor! Bir gözüm üzerinde… Tacikistan Cumhurbaşkanını ziyaret ettiğimiz gezi geliyor aklıma. Türk Yazarlar Birliği'nin barışa katkılarından ötürü Cumhurbaşkanı Rahmanov'a bir ödül verdiğini söylediğimde Dağıstanlı Profesör şaşırıyor. Belarusya ve Tacikistan devlet başkanlarının her ikisinin de Solhozlardan başlayan iktidar serüveninden söz ediyor. “ diktatör onlar ” diyor.

Arada çay içerken sohbete A. Noorani katılıyor. İsimlerin açılımını yazmak yerine sadece baş harfini yazıyorlar. Abdullah Nurani, Tebriz'de Türkçe öğrenmiş. Azeri Türkçesi. Tarihle ilgileniyor. El yazmaları ile… Kitapçılık yaparak yaşamını sürdürüyor.

İkinci bölümde yerel müzik yapan iki kişilik hanende (şarkıcı) grubu Farsça ve Türkçe şarkılar ve ilahileri çağrıştıran parçalar okudu. Hac Kurban ve Ali Rıza Süleymani. Meşhed'e bağlı küçük bir köy olan Guçan'dan geliyorlar. Yurtdışında neredeyse katılmadık festival bırakmamışlar. İki yaşlı sevimli tip. Sunulan son makalelerden sonra ikinci hanende grubu geliyor. Hüseyni Semenderi ve Üstad Şerifzade. Horasan'ın kuzeyinde, Taybat'tan geliyorlar. Semenderi tar çalıyor, üstad Şerifzade de solist. Şarkı söylerken kendinden geçenlerden.

Kampusün girişindeki Firdevsi heykelinin açılış töreni alkışlar eşliğinde yapıldı.

Zaman yönetimi konusunda çok gamsızlar. Doğululara özgü bir kaygısızlık ve gamsızlık bu. Doğuya gidildikçe daha dayanılmaz bir hal alıyor. Ramon'un dün programsızlıktan yakınmasını bugün daha iyi anlıyorum. Programa göre benim sunuşum vardı. Niçin iptal edildiğine ilişkin herhangi bir açıklama yapılmadı. Bunun doğal karşılanması gerektiğini söylüyor Ramon.

Akşam BBC televizyonu Brezilya'da isyancı mahkûmların 60'tan fazlasının öldürüldüğünü bildiriyor. İkinci haber Irak'tan. Mahkeme süreci uzadıkça Irak halkının cezalandırılması gerektiğine inandığı halde Saddam Hüseyin'e her geçen gün biraz daha sempati ile bakmaya başladığını söylüyor. Mazlumun zalimle tuhaf hukuku… Celladına âşık olanla ilgili benzer öyküleri anımsatıyor. Stockholm sendromu da deniyor bunun adına…

- Barın saat kaçta uçuyorsun, dedi Ramon.
- 10. 00 ya da 10. 30'da, dedim
- Hangi otelde kalacaksın
- Atlas
- Öyle bir otel yok Tahran'da…
- O zaman ona benzer bir isim..
- Otel mutlaka iyi seçilmiştir.
- Benim için önemli değil. Her yerde kalırım.
- Benim için önemli. Her şeyin en güzelini istiyorum, en büyüğünü ve en rahat olanını. Çünkü ömrüm kısa. Eğer istediklerim benim olmazsa, diğerlerinin olur. Buna katlanamam, diyor.

Gözünü çok yukarılara dikmiş. Umarım büyük hayal kırıklıklarına uğramaz. Açık sözlü. İran gibi bir ülkede aleni bir şekilde ABD'de yaşamak istediğini, Amerika'yı çok sevdiğini söylüyor. Aslında sevdiği “Dolçe Vita”.

Meşhed'e 20 km. uzaklıktaki doğmu yerine gittik Firdevsi'nin. Firdevsi'nin anısına duydukları saygının bir gereği olarak görkemli bir anıt dikmişler oraya. Geniş bir alan, havuz ve bahçe düzenlemesinin tam ortasında bizdeki Çanakkale Anıtı büyüklüğünde bir anıt, mezarı da anıtın tam ortasına denk gelecek şekilde yerleştirilmiş.

Anıtın hemen yanı başında Şahname'den sahnelerin canlandırıldığı tablolar ve bölgedeki pek çok arkeolojik kazıdan elde edilen ve efsaneleri destekleyen ok, yay, gürz, kalkan gibi irili ufaklı buluntulardan oluşan bir müze yer alıyor. Müzede ayrıca bölgedeki kazılarla yeniden hayat kazandırılan çanak ve çömlek örnekleri bulunuyor. Küçük fakat oldukça çarpıcı. Kanımca bu küçük müzenin en görkemli parçalarından biri üzerine Şahname'deki olayların işlendiği ipek İran halısı. Sadece bu örnek bile İranlılar'ın dünyada halı dokumadaki ustalığının bir kanıtı. Bahçedeki küçük havuzun tam 60.000 Dolar'a mal olduğunu söylüyor Ramon. Çok şaşırıyor. Bir de bizdeki usulsüz ihalelerden haberdar olsa psikolojisi hepten bozulur.

Bu akşam Firdevsi'nin anısına büyük bir etkinlik düzenleniyor anıtın önünde. Gece geç vakte kadar sürecek bir kutlama. Kutlamanın yapılacağı alana ilk vardığımızda hamaset dozu yüksek konuşmalar yapan iki tiyatro sanatçısının abartılı hareketler eşliğinde sunduğu bir gösteriyi izledik. Rutin açılış konuşmalarından sonra yerel sanatçılar şarkılar ve türküler söyledi. En son Firdevsi'ye adanan bir senfonik yapıt dile getirildi.
Anıtın çevresindeki peyzaj düzenlemesi İranlılar'ın bahçe düzenlemesi konusundaki becerisini yansıtıyor.

15 Mayıs 2006 – Pazartesi

Meşhed'deki dostlarımızla vedalaşma saati. Ardımızda iki günlük Firdevsi sempozyumu, yerel sanatçıların sarkıları ve türküleri ile şenlendirdiği ortamlar, Firdevsi'nin Üniversite kampusünün tam girişindeki heykelinin açılışı, anıt mezarına yapılan ziyaret ve insan bedeninin nelere muktedir olduğunu gösteren teatral sunumları geride bırakarak Tahran'a dönüyoruz.

Günü kalan kısmını haftanın yorgunluğunu üzerimden atabilmek için uyuyarak geçiriyorum.

16 Mayıs 2006 - Salı

Bana söylendiği üzere Atlas Oteli'ndeyiz. Odayı Mehmed Nuri Osmanov'la paylaşıyorum.
Osmanov, Bursa Yalova'ya 22 kilometre uzaklıkta Güneyköy'de Dağıstanlıların olduğunu söylüyor. Avarca konuşuyorlarmış.

Dağıstan Devlet Üniversitesi'nin Mohaçkale'deki Doğu Çalışmaları Fakültesi'nin bünyesinde babası adına açılacak kütüphane için Osmanov 19. Uluslararası Tahran Kitap Furarı'ndan çok sayıda kitap almış. Gece boyunca bu kitapların paketlenmesi için çalıştı. Yardım etmek istediğimde de “ben bu işlerin de profesörüyüm” dedi. Acelesi yok. Büyük bir sabırla yavaş yavaş bütün kitapları paketledi. Uykum sabaha doğru üçbuçuk ve dört saatleri arası paketlemede kullanılan kâğıtların hışırtısı ile bölündü. İnsan kızamıyor. Nasıl hamarat. Yaptığı iş onu hayata nasıl daha fazla bağlıyor! Gözlerinden anlıyorsunuz.

17 Mayıs 2006 – Çarşamba

Bir hafta boyunca İran dışında dünyadan haber almanın tek aracı televizyon. BBC World ve Euronews sayesinde dünyada neler olup bittiğini izleme fırsatı buluyorum.
Bu arada televizyonun markası dikkatimi çekiyor: Shahab (Şahab). Bu marka bana uzun menzilli bir füzenin adını anımsatıyor. İran devlet televizyonu kanallından biri olan IRINN'de Cumhurbaşkanı Ahmedinecad'ın ABD karşıtlığını konu alan geniş katılımlı bir mitinginden sahneler gösteriyor.
“Hamaney Azeri, fakat Azerice konuşmuyor. Türkiye'de generaller ne kadar güçlüyse burada da Hamaney o kadar güçlü” diyor oda arkadaşım 82'lik Osmanov.
Dilimde bizden bir türkü “Tutam yar elinden tutam / çıkam dağlar dağlar dağlara hey can”…

Dönüş yolunda son durak Tahran'daki Ekonomik İşbirliği Örgütü. Bu örgüt, İslam ülkeleri arasındaki ekonomik işbirliğini geliştirmek amacıyla kurulmuş. Burada çalışan Fatih Bey'le (Ünlü) büyükelçilikte akşam yemeğinde karşılaşmıştık. İçten ve samimi bir insan. Gönül gözüyle görenlerden. Örgütün genel sekreteri bir Türk: Orhan Işık. Onun odasında örgütteki diğer Türk arkadaşlarla çok derin bir sohbete koyuluyoruz. Hasan Şahin, Ali Yüksel Mert ve Muzaffer Alacaoğulları ile İran'a ilişkin izlenimlerimi paylaşıyorum. Kadınların kamusal alanda görünürlüğüne ilişkin görüş alışverişinde bulunuyoruz. Grup üyelerinin derin edebiyat bilgisi karşısında hem ben hem de kendileri keyifli bir şaşkınlık içinde. Ali Yüksel Mert Furuğ Ferruhzad ve Sadık Hidayet'in sıklıkla gittiği Cafe Nadiri ziyaret edip etmediğimi soruyor. Oysa bu sohbetten sonra bir saat içinde Humeyni havaalanında olmam gerekiyor.

O zaman e-posta ile kendindeki Cafe Nadiri'nin fotoğraflarını yollayabileceğini söylüyor. Vedalaşıyoruz. Azeri bir şoför beni havaalanına bırakacak. Yolda Humeyni'nin türbesinin etrafından geçiyoruz. Bana babamı anımsatıyor. Türbenin etrafındaki turumuzu tamamlayıncaya kadar şoförün dilinde dualar ve minnet duygusu. Bir haftalık İran serüveni havaalanına varınca bitiyor. Burada bir süre bekledikten sonra Aydın Çubukçu ile tekrar karşılaşıyoruz. Müjdeli bir haber veriyor. İran'ın resmi Haber Ajansı İrna'dan almış haberi: Galatasaray şampiyon. Demek Fenerbahçeli dostlarımın üzüntülerini paylaşmak için daha fazla görüşmem gerekecek. Dönünce hepsine geçmiş olsun dileklerimi ileteceğim.

Doğusunu gidildikçe Türkiye daha fazla kıymete biniyor. Bunu bir haftalık İran ziyaretim bir kez daha pekiştiriyor.

Havalandık. Bir haftalık gezi bitti. Beni heyecanlandıran bir dizi izlenimle memlekete dönüyorum.

Bulut tarlasından geçiyoruz, ortalık pamuk yığınlarıyla dolu sanki. Uçmanın nasıl bir tutkuya dönüşebileceğinin en güçlü kanıtı binlerce metre yüksekte tepenizde güneş olanca sıcaklığıyla ışıldarken iki bulutun arasından geçmektir. Boşluk… Güneş… Mavinin en mavisi ve iri birer köpük parçası olan bulutlar sizin hayal gücünüzü zorluyor. Yan taraftaki koltuklarda 120 kiloluk bir İranlı güreşçi yanında orta halli bir Türk yolcuyla elindeki son moda cep telefonunu sözüm ona takas ediyor ve kendi esprisine en çok kendi gülenlerden… Çocukluğumdan beri gökyüzünde öylece duran bulutlara kayıtsız kalmamışımdır. Hep bir şeylere benzetmeye çalışmışımdır. Hâlâ o gözle bakıyorum bulutlara. Hem her şeye benziyorlar, hem de hiçbir şeye. Aslında sadece kendilerine benziyorlar. Uçak yavaş yavaş Esenboğa'ya inmeye çalışıyorken bulutlar yeryüzü ile aramızda bir sır perdesi gibi salınıp duran bir tüle benziyor.