Derin İran’a Yolculuk: Meşhed Müşahedeleri

İran hakkında söylenmedik bir şey kaldı mı? Ya da bugüne kadar söylenmemiş neyi söyleyebilirim İran hakkında? İran önemli bir ülke, kökleri tarihin derinliklerine kadar varan bir kültür ve medeniyete sahiptir. Özellikle İslam inkılabından sonra da dünya gündeminin baş sıralarından hiç inmemiştir. Dolayısıyla siyasal, sosyolojik, tarihi ve kültürel açıdan hemen hemen söylenmesi gereken herşey söylenmiştir. Ama kişisel gözlemlerin bir anlam ifade etmesi için genel bir değerlendirme yapmak da gereklidir diye düşünüyorum. Görüp yaşadıklarımı bunlara dayalı olarak aktaracağım.

Bana göre Ortadoğu’da gerçek anlamda üç devlet vardır. Dayandıkları tarihi kökler, temsil ettikleri kültürel damar ve medeniyet kurucu özellikleriyle Türkiye ile birlikte İran ve Mısır… gerisi konjonktürün doğurduğu sonuçlardır. Bugün var yarın yoklar. Ama bu üç devlet isim ve rejim değişse de kesintisiz olarak varlıklarını ve etkinliklerini sürdürürler. Onlara ilişkin bir analiz, bu özellikleri gözönünde bulundurularak gerçekleştirilmelidir. Aksi takdirde gözlemler yetersiz ve hatta yerine oturmamış olur.
 
Haritada derin bir tekne gibi görünür İran, tarihi derinliğini anlatırcasına. Hindistan’dan, Uzakdoğu’dan, Çin’den gelen kültür bu teknede yoğrulur, mayalanmaya bırakılır. Sonra insanlık medeniyetine yön vermek üzere sunulur uygarlıklar pazarına. Orta Asya bozkırlarından kopup gelen Türkleri düşünün “Alparslan olarak girmişlerdi bu tekneye de Keykubat olarak” görünüvermişlerdi Anadolu’da. Dönüştürücüdür İran. Sabırla örer geleceğini. Günü gelince de yüzyılları kuşatacak yeni çehresini insanlık arenasına gösterir. Osmanlı’yı kurup üç kıtaya hükmeden Türkler yüzyıllarca İran teknesinde mayalanmışlardı. Orta Asya’dan akan coşkun nehir Afganistan’da taşkınlığın zirvesine çıkar ve oradan İran teknesine akarak durulur. Oturur, olgunlaşır steplerin taşkın çocuğu. Cumhuriyet aydını, Türklerin İran teknesinde yoğrulma sürecini görmezden gelmeyi pek sever. İran’ı atlayarak doğrudan Orta Asya’ya göndermede bulunur. Türk tarihinde İslami dönemi paranteze almayı sevdiği gibi. Halbuki eğersiz atların sırtında Orta Asya’dan dalkılıç kopup gelen Türkler, medeniyet kurucu özelliklerini büyük oranda İran havzasında geçirdikleri zamana borçludurlar. Türklerin kökleri Orta Asya ise serpilip gürbüzleşmeleri uçsuz bucaksız İran teknesinde terbiye edilmeleriyle mümkün olmuştur. İranik unsurları çekip aldığınızda bir Türk edebiyatından, Türk folkloründen, Türk geleneğinden söz etmek neredeyse mümkün olmaz. Farsçayı söküp alırsanız Türkçeden, meramınızı tam olarak anlatamazsınız bugün bile. Günleriniz isimsiz kalır mesela.
 
İran, derinliğiyle mütenasip olarak ele vermez kendini kolay kolay. Neler olup bittiğini dışarıdan bakarak anlayamazsınız. Dışı solgun, eskimiş bir heybeyi çağrıştırır zihnimde. Nedense gri renkli olmalıdır bu hayali heybe diyorum. Üzerinde tarihin tozunu taşıyormuş gibi. İlk bakışta içinde ne çok değerli mücevher taşıdığını anlayamazsınız, elinizi daldırmadıkça. İnsanları özensiz giyinirler, yoksul, mutsuz… ama yanıldınız. Zengin ve mutlu olduklarını anlarsınız oturup kaynaştığınızda. Mütevazı ve sade yaşamak bir tercihtir. Onlar marifet pazarında sergilemeyi yeğlerler zenginliklerini. Anadolu ile İran coğrafyası arasında ilginç bir bağ vardır. İran, Anadolu’nun doğuya doğru devamı, Anadolu İran’ın batıya doğru uzantısı gibi. Biri diğerinin geçmişi, öbürü ötekisinin geleceği gibi durur haritada. Geçmiş ve gelecek izafidir bu bağlamda. Durduğunuz yere ve yöneldiğiniz cihete göre belirginleşir. Anadolu’da yaşayan her kavmin bire bir aynısı İran’da da yaşar. Anadolu Türklerinin ve Kürtlerinin geçmişleri ya da duruma göre gelecekleri orada. Zamana göre de değişkenlik gösterir bu. Türkiye Türkleri ve Kürtleri bu yüzden daha gürbüz, daha diri ve daha dinamik görünürler, bugün için geleceğidirler oradakilerin çünkü. Bu iki coğrafya dönüp birbirlerine baktığında kendilerini görürler. En büyük Sünni alimler İran’dan çıkmışlardır mesela. Ebu Hanife, Gazali gibi. Şia’nın merkez üssü İran’dır. En dinamik Şia teorileri İran’dan yayılır dünyaya. Ta Endülüs’te ortaya çıkan İbn Hazm’ın ataları İranlıdır, tıpkı İbn-i Sina ve daha niceleri gibi. İslam coğrafyası İran’dan hız alarak açılmıştır batıya. İrfan bir yanıyla İranlıdır, Arap yarımadasından doğmuş olsa da.
 
15 Ekim 2010 tarihinde 6 gün süren bir İran yolculuğuna çıktım. Uluslararası İmam Rıza festivali (ceşnvare) çerçevesinde Astan-ı Kuds-ı Rezevi adlı müessesenin davetlisiydim. Yurt içinden ve yurt dışından İmam Rıza hakkında çalışma yapan yazarların, araştırmacıların, şairlerin davet edildiği bu festivalin bu yıl sekizincisi düzenleniyordu İmam Rıza’nın doğum günü münasebetiyle. Ben de İmam Rıza’nın bir komisyon tarafından Arapça kaleme alınan hayatını Türkçeye tercüme ettiğim için bu festivale davet edilenler arasındaydım.
 
Daveti memnuniyetle kabul edip Horasan eyaletinin merkezi Meşhed’e doğru yola çıktım. Yaklaşık 4 saat süren uzun bir yolculuktan (bugüne kadar uçakla yaptığım en uzun seyahatti) sonra Meşhed hava alanına indik. Pasaport işlemlerinden sonra dışarıya ilk adımı attığımda değişik bir atmosfere girdiğimi fark ettim. Gördüğüm herşey, görünenin ötesine bakmamı salık veriyor gibiydi. Aslında benim de öyle bir özelliğim var, gördüklerimin perde arkasını merak ederim. Çoğu zaman bir yerden dönüp geldiğimde o yerin maddi özelliklerine ilişkin sorulara tatmin edici cevaplar veremem. Bazılarının o yerlere gerçekten gidip gitmediğimden şüpheye düştüklerine bile tanık oldum. Öteler… benim ilgi alanımdır. Bu yüzden Meşhed’in havasından suyundan bahsetmeyeceğim. Belki ötelere ulaştırıcı bir basamak olarak. Hava soğuk değildi, ama vücudum ürperiyordu. Üşüyordum. Farklı bir şehirde bulunduğumun ilk habercisiydi bu? Sürprizlere hazır olmalıydım. Burada her varlığın doğal olarak sahip olduğu dışsal farklılığından söz etmiyorum. Elbette her şehir bir başka şehirden farklıdır ve bambaşka bir özelliğe sahiptir. Benim sözünü ettiğim farklılık, bunun ötesinde, elle tutulmayan, gözle görülmeyen ve belki de kelimelerle ifade edilemeyen, sadece hissedilen bir farklılıktır. Kent, toprağına ayak basar basmaz, beni öyle gördüğün her kente benzetme, benim farklılığımın farkına var, ben kendimi kolay kolay ele vermem diyordu sanki. Ama farkı fark etmem için de gerekli ipucunu vermek hususunda nazlanıyordu.
 
Daha önce de İran’a gitmiştim, Tahran, Kum ve Senendej (Kürtler Sıne diyorlar) gibi yerleri ziyaret etme fırsatını bulmuştum. Gördüğüm bu kentlerin herbirinin kendine özgü bir atmosferi vardı. Ancak değişikliklerine, kendilerine özgü yönlerine rağmen Türkiye’deki herhangi bir kente benzetebiliyordum bu kentleri, dolayısıyla kentin özünü kavramakta herhangi bir güçlük çekmiyordum. Ben, nesneleri benzerleriyle mukayese ederek anlamayı bir düşünme tarzı olarak benimsemişim. Benzerlik noktasını kurduğum zaman, çorap söküğü gibi gelir gerisi. Anoloji yaparım mesela. Şayet böyle bir dayanak noktası bulamıyorsam, nesneyi, konuyu veya varlığı anlamlandırmak benim için en çetin meseledir. “Bana bir dayanak noktası bulun dünyayı yerinden oynatayım” diyen düşünürün suçu. Tahran mesela, denizi olmasa da İstanbul ya da Ankara’yı andırıyordu, telaşı ve yoğun trafiğiyle tipik bir başkentti. Kum, Orta Anadolu’nun herhangi bir bozkır kentini andırabilir. Senendej’e gittiğinizde Diyarbakır’a, Van’a, daha çok Bitlis’e geldiğinizi düşünebilirsiniz. Eteklerinde kurulduğu Awîdêr (su veren) dağı, gölgesi Tatvan’ın, Bitlis’in, Ahlat’ın, Van gölünün, Erciş’in üzerine düşen Sipan (Süphan) dağını çağrıştırıyordu. Bir tek başındaki kar eksikti. Ama Meşhed Türkiye’de gördüğüm herhangi bir kenti çağrıştırmadı bende. Konya olabilir mi? Sanmıyorum. Mevlana’nın Konya’daki varlığı, kente bir özellik, bir manevi karakter vermiştir, ama İmam Rıza’nın manevi atmosferine denk olamazdı. Belki Kum kenti Konya’ya benzeyebilirdi, biraz daha gelişmiş ve düzenli olsaydı. Ya da Konya’da bir nebze Horasan havası… biraz daha derinlik, irfan ve hikmet olsaydı. Ne de olsa Horasan üzerinden kopup gelen Selçukluların başkentiydi.
 
Meşhed farklıydı farklı olmasına, ama neydi bu farklılık?
 
Otele yerleştik. Mihmandarlar, otel çalışanları alabildiğine naziktiler. Aslında İranlılar şaşırtıcı derecede kibardırlar. Sokaklarda en çok duyacağınız söz “bebahşid” (afedersiniz) sözüdür. Öyle Türkiye’deki gibi sert bir omuz darbesi vurduktan sonra hışımla söylenmiş “parrrdon abeee” sözü gibi değil. Gerçekten naziktirler. Ülkelerinin ya da kentlerinin misafirleri değil, İmam Rıza’nın misafirleri olarak ağırlıyorlardı bizi. Azeri Türkçesi konuşanı çoktu. İran’ın her yerinde Azerilere rastlarsınız. Benzerlik noktasını buradan kurabilir miyim? Hayır. Buranın Türkçesinin de ayrı bir havası, ayrı bir tadı, ayrı bir lezzeti, ayrı bir letafeti var. Üzerine sinmiş İran kültürünü telafuzdan tutun harflere kadar hissedebilirsiniz. Oradan da davranışlara yerleşmiş. Sanki Azeriler Farsça notalar üzerine Türkçe sözler yerleştirmişler de öyle konuşuyorlar tatlı tatlı. Benim için Azerice, Türkçe sözlü Farsça tınısıdır. Türkçenin Farsça grameriyle konuşulanı. Bu da elbette apayrı bir güzelliktir.
 
Ertesi gün Meşhed içinde bir geziye çıktık. Müzeler, kütüphaneler gibi rutin tanıtım programları. Ben başka bir şey arıyorum. Meşhed’i nasıl anlamlandırmalıyım, zihnimin neresinde bir yer vermeliyim. Beynimin bir yerine saplanmış bu soru işaretinin elinden nedir çektiğim? Eşyayı anlamak için atılacak ilk adımlardan biri, isimden yola çıkmaktır. İsimle müsemma arasında doğrudan bir ilişki vardır çünkü. İsim müsemmayı gösteren bir alamettir. Meşhed kelimesi şehadet yeri anlamında ism-i mekandır. Şehit düşülen yer. İmam Rıza’nın burada Halife Me’mun tarafından zehirli üzüm verilerek şehit edilmesinden dolayı bu ismi almıştır. Ayrıca şahit olmak, görmek anlamında “şehide” fiilinin de ism-i mekanidir. Müşahede edilen yer. Sahne. Hakikat sahnesi. İrfanın, derinliğin, hikmetin, tevhidin, bilgeliğin sahnelendiği yer. Bu iki anlam arasında doğrudan bir bağlantı vardır. Şehit, kendini feda ederek geride kalanlara davanın uğruna ölmeye değer olduğunu gösterir. Sözlü şahitliğini fiili şahitlikle taçlandırır. Sözlü şahitlik, şahidin ortadan kalkmasıyla uçup gider, gelip geçici bir sahnedir o. Ama fiili şahitlik zamanları, mekanları aşarak gök kubbede çınlamaya devam eder. Bu yüzden şehitler ölmezler, şahitlikleri ölümsüzdür. Bir meşhedin tam ortasında ebediyet şarkılarını terennüm ederler. Meşhed, İmam Rıza’nın şehit olarak nebevi irfanı sergilediği bir sahnedir. Kendimi Meşhed sahnesinde gaybi inayetlere hazırlamalıyım.
 
İnsanlarını gözlemliyor, caddelerini seyrediyordum. Trafik tam anlamıyla keşmekeş, biraz sonra çıngar kopacak, insanlar birbirlerine girecek diye bekliyorsunuz. Fakat o da ne, sırt sırta vermiş gibi dizilen araçlarıyla, tam anlamıyla bir kaosu andıran trafik durmuyor. Kendi halinde akıp gidiyor. Bu kaos içinde böyle bir nizam barınabilir mi? Kuralsızlık bu kadar mı düzen sağlayıcı olabilir? Meşhed’i çözmeye başlamış mıydım ne?! Kaotik bir ahenk.
 
Uzaktan İmam Rıza’nın makamını görüyoruz. Altın kaplamalı muhteşem kubbe altında uzaktan bize göz kırpıyor Meşhed sakini. Ama vuslat sonraki güneymiş.
 
Makamı ziyaret ederken kenti anlamlandıracak cümleyi kurabilirim belki, diyorum. Kendimi şiirini tamamlamak için son mısra son kafiyeyi arayan şair kadar muzdarip, bir o kadar da tecessüs içinde gördüm. O son kafiyeyi bulursam, işte benim eserim, diyeceğim, bir çocuk masumiyetiyle.
 
Ertesi gün erkenden İmam Rıza’nın makamına gidiyoruz. Önce kütüphaneyi ziyaret ediyoruz. İran’ın ikinci büyük kütüphanesiymiş, milli kütüphaneden sonra. Kum’daki Ayetullah Maraşi kütüphanesini soruyorum, “daha büyük değil mi?” diye. Bazı bakımlardan daha büyük olabilir, ama burada yazma eserler daha çoktur, cevabını alıyorum. İmam Zeynülabidin’den kalma el yazması Kur’an-ı Kerim varmış bu kütüphanede diyeyim de siz tasavvur edin. Gerçekten muhteşem. Sonra İmam Rıza’nın sofrasına kabul ediliyoruz öğle yemeği için. Sade bir sofra, ama doyumsuz bir lezzet. Herkesin yüzünde bu sofradan yemek yemenin bahtiyarlığı. Hala son kafiyesini bulamamış ben, etrafımı meraklı gözlerle izliyorum. İnsanlar cennet sofrasına oturmuşlar, gökten inmiş maideye kurulmuşlar gibi gururla, yüzlerine vurmuş beşaret mutluluğuyla lavaş ekmek, pilav (birinc ya da polov diyor İranlılar) ve etli mercimek yemeğinden yiyorlar. Dikkatimi Hindistanlı misafirin ekmek parçalarını, biraz pilavı bir poşete doldurması çekiyor. Sonra başkaları da öyle yapıyor. Teberrük için, hastalara şifa vermesi temennisiyle Hindistan’a götürecekmiş. Dışarı çıkıyoruz. Çıkış kapısının yanında dizilmiş kadınlar, bu ekmek kırıntılarından kendilerine vermeleri için çıkanlara yalvarıyorlar. Bütün bunların yadırganmaması da ayrı bir ilginçlik. Ne avuç açıp dileyenlerin yüzünde bir hicap kırıntısı, ne de verenlerin simasında üstünlük kasıntısı. Herkes bir hayrın, bereketin yerini bulmasının aracısı olduğunun bilincinde rolünü oynuyordu. Kimse kendisi değildi orada. Fena hali bu muydu Allah’ım! Hindistanlı misafire otel lobisinde sordum, ne yaptın ekmekleri? Kapıda bir kadın çok yalvarıyordu, ona verdim, dedi, göz bebeklerinin ta içinden gülerek. Elimi uzatsam mutluluğunu yakalayabilecektim. Mutluluğun resmini gözlerimle gördüm.
 
Otel odasına çekildim ve türbe ziyaretini gözlerimin önüne getirdim. Gündüz gördüklerimi gözlerim kapalı yeniden seyre daldım. İğne atsan yere düşmez bir kalabalık. Mihmandar, ilk defa ziyarete gelenlerin ilk üç dileklerinin kabul edildiğini söylüyordu. Ben ne istiyordum? Bir kul ne ister ki Allah’tan. Sustum, lal kesildim, divanlar dolusu konuşarak. Sözsüz, kelimesiz, dilsiz konuştum, bu kutlu dergahta. Bir değil, üç değil, on değil… bin dilekte bulundum. Varlığı dürüp dürüp bir yokluk özetine sığdırmaya çalıştım isteklerimi…
 
Ez adem amede em be sûy-ı vucûd
Uftade ğeribem be ser-ı kûy-ı vucûd
Gofti çi xahi ez inca cami
Ademi xahem ki neyayed bûy-ı vucûd
 
Yokluktan gelmişim varlık tarafına
Varlık köyüne atılmış bir garibim ben
Buradan ne istersin Cami? Dedin
Varlıktan eser olmayan bir yokluk isterim ben
 
Cami’nin bu dörtlüğü Pir-ı Horasan’ın makamında mücessem hale gelmiş o maneviyat halesinde hissettiklerimi ifade etmeye kifayet eder mi, bilmiyorum.
 
Öylece durmuş etrafımı gözetliyorum. Türbenin içi baştanbaşa kristalden işlenmiş, dışı ise gözalıcı çini motifleriyle süslenmiş. Kubbesi altın kaplamalı. Mahşeri bir kalabalık. Yanıbaşımda secdeye kapanmış ağlayan bir kadın ve onun yanında duran adam. Kocası olsa gerek. Kadın uzun uzun ağlıyor. Bütün bu gördüklerimin ötesine nüfuz edip maveraya geçmek için zihnimi çevremden soyutlamaya çalışıyorum. Kristal camlar, altın kaplamalı kubbeler, muhteşem minareler hakikati yakalamama engel olmamalı. Gözlerimi perdelememeli. Ben gaybı kurcalamalıyım. Sözsüz konuşmalı, vasıtasız duymalıyım. El uzatsam değecek gibi yakıcı hakikati hissetmeliyim. Hatta hakikat korunu avuçlarıma alıp yatışmaz yüreğime koymalıyım. Yanmayı, kavrulmayı, arınmayı yaşamalıyım. Bu yangını gözyaşı söndüremez. Bu hicranı gözalıcı manzaralar vuslata çeviremez. Bu gurbeti beden kafesinden sonra bir de eşya kafesiyle perçinleyemem. Özgürce uçmalıyım hakikat semasında. Erenlerin peşinde ömürlerini tükettikleri yakıcı hakikati bir göz açıp kapama anı kadar kısa bir sürede yakalamalıyım. Bugün bu mekanda “burnum burnuna değmeli yok’un”, yokluğun akıllara durgunluk veren gerçekliğinin sırrına ermeliyim. Var olabilmek için yok olabilmeliyim. Makamın mukimini düşündüm sonra. Medine’den koparılıp, hakikat merkezinden uzaklaştırılmak istenen garipler garibi İmam Rıza. Dünyevi saltanat sahipleri, insanların pervaneler gibi bu hakikat meşalesinin etrafında dönüp durmalarını kendi iktidarları için bir tehdit olarak algıladıkları zaman onu merkezden uzak tutmak istemişlerdi. İbrahim’in “kalpleri oraya yönelt” duasının sadece Mekke ile sınırlı olduğunu sanmışlardı. Oysa mekan kaimle değerlidir. İbrahim’in soyu nerede olursa kalpler onlara akacak demektir bu. Fatıma’nın ciğerparesi Pir-ı Horasan milyonları çekiyor, cezbediyor. Onlar neredeyse merkezi orasıdır, tevhidin, irfanın, bilgeliğin. Birden aşina bir ses çalınıyor kulağıma. Hala ağlamasını sürdüren kadını, yanıbaşında duran kocası sandığım adamı, göz alıcı çinileri, yıldızlar gibi parıldayan kristalleri ve perde perde yükselen salavat seslerini aşıp o aşina sese veriyorum özümü “Yasin. We’l Qur’ani’l Hakim…” yanımda beliren yaşlı bir adam “Yasin” suresini okuyordu. Gözpınarları kurumuş, gözleri fokurdayan yüreğinin kaynamasına ayak uyduramıyordu. Gözyaşları sesinden akıyor gibiydi. Ayetlerin gözyaşıyla yoğrulmuş ıslaklığını hissettim. Derin huşusu yüzüne vurmuştu adamın. Gözleri bitap düşmüş, onların yerine dilinden dökülen ayetler ağlıyordu. Ayetleri ilk defa dinlemişim gibi gözyaşı mendilime sarıp yürek yangınımın üzerine serdim. Maveradan aşıp gelen bu ses hikmetlerle dolu Kur’an’ı yakıcı bir kor gibi avuçlarıma bırakıvermişti. İrkildim… üşüdüm… avuçlarımda yakıcı hakikat… türbeden ayrıldım… Şehir, imam Rıza’nın makamını ortasına almış, çöle boylu boyunca uzanmıştı. Bu sadeliğin gizlediği derinlik nedir Allah’ım! Ruhumun aradığı, bu derinlik mi? Belki…
 
Makamla mukim arasındaki münasebet midir sorularımın cevabı? Bir deli gömleği gibi beni çaresiz bırakan realiteden nasıl kurtulabilirim? Çıplak gerçeklik realiteye sığar mı? Ve somutu bu kadar silik, bu kadar belirsiz, bu kadar yalın ve bu kadar soyut kılan İmam Rıza… Şehrin anahtarı onun elinde.
 
İmam Ali b. Musa er-Rıza, yüce Allah'ın kendilerinden her türlü kiri giderip tertemiz kıldığı Ehl-i Beyt İmamları'nın sekizincisidir.
 
Ehl-i Beyt… Kur'ân'dan ayrılmayan ve peygamberden bize kalan ağır/paha biçilmez emanet... Onlara ve Kur'ân'a birlikte sarılan kimse sapmaz. Onlar, binenin kurtulduğu, binmeyeninse eşya denizinde boğulduğu kurtuluş gemisidir.
 
Abbasî halifesi Mansur zamanında dünyaya geldi. Kureyş'in en saygın evlerinden birinde, Haşimî-Alevî ailesinde, imamet ve şahadet yuvasında büyüdü. Babası İmam Kâzım'ın (a.s) kucağında gelişti.
 
İmam Rıza, İslâmî siyaset sahnesine bir yıldız gibi doğdu.
 
Siyasî tavır alışlarında sarsılmazlık timsaliydi, alabildiğine açıktı. Abbasî halifelerinin en zekisi, en kurnazı Me'mun'un başvurduğu iğrenç, bir o kadar da sahte yöntemlerin hiçbiri onu yanıltamadı, hepsini birer birer boşa çıkardı.
 
Me'mun, Alevî (Ehl-i Beyt soyuna mensup seyitlerin) ayaklanmasının Abbasî şahlarının tahtını sarstığı bir dönemde, onu, önce halifelik için aday göstermiş, sonra da veliaht olmayı kabul etmesi için dayatmalarda bulunmuştu. Halkı bu aldatmacayla yatıştırmak istiyordu.
 
Me'mun'un hiç de iyi niyetli olmayan bu yöntemleri ve gerekçeleri İmam Rıza tarafından bilinmiyor değildi. Aynı şekilde içinde yaşadığı dönemin özel koşullarından da habersiz değildi. Veliahtlığı kabul etmek zorunda bırakılmıştı; ama veliahtlığı kabul etmeye zorlandığı sırada, Me'mun'un gerçekleşeceğini umduğu bütün neticeleri tersine çevirmiş ve veliahtlığın kendisine sağladığı bu altın fırsatı, en güzel şekilde değerlendirmişti. Bu fırsatı, İslâm'ın gerçek alametlerini yaymak, Ehl-i Beyt mezhebinin temel prensiplerini yerleştirmek için kullandı ve o dönemde yaygın olan bütün sapkın düşünce akımlarına ve mezhebî eğilimlere meydana okudu.
 
Nihayet Me'mun, İmam Rıza'nın yönetim mekanizmasının tam merkezinde bulunmasının, kendisi ve yönetimi için ne büyük bir tehlike oluşturduğunu fark etti. Ehl-i Beyt sevgisi esasındaki çizginin geliştiğini, belirginleştiğini ve iyice kökleştiğini de gördü. Artık batıl kıstasları uyarınca, İmam'ın şahsını ortadan kaldırmaktan, alçakça bir yöntemle suikast düzenlemekten başka çaresi yoktu.
 
Sonunda bu büyük İmam, risaletin, İslâmî anlayışa dair hak mezhebin temellerini derinlere attıktan, onu kitlelere tebliğ ettikten sonra şehit edildi. Bu arada ileri görüşlü âlimler kuşağını da yetiştirmişti. Bu âlimler, İslâm ümmetinin Abbasî halifeliğinin egemenliği altında yaşadığı bu zor dönemde hidayet meşalesinin taşıyıcıları oldular.
 
İmam Rıza'nın şahsiyeti, bütün boyutları ve şekilleriyle erdemlerin buluşma noktasıydı. İnsanın nitelendiği hiçbir şerefli nitelik yoktu ki, onun özelliklerinden biri olmasın. Yüce Allah, onun büyük atalarına bahşettiği gibi, ona da bütün kerametleri bahşetmiş ve onu nice kerim sıfatlarla bezemişti. Tüm şerefleri ona yüklemiş, dedesinin ümmetinin bir sembolü yapmıştı; şaşkınlar onunla yollarını buluyor, sapmışlar onunla doğru yola erişiyor, akıllar onunla aydınlanıyordu.
 
Kuşkusuz İmam Rıza'nın sahip olduğu güzel ahlâk, dedesi Resul-i Ekrem'in (s.a.a) güzel ahlâkından bir nefhaydı. Ki Resul-i Ekrem, bu mükemmelliğiyle diğer peygamberlerden daha üstündü. Hz. Peygamber (s.a.a) üstün ahlâkıyla, insan hayatını akılalmaz üstünlüklere ulaştırmış, insanlığı kör cahiliyenin karanlıklarından kurtarmıştı. İmam Rıza da dedesinin ahlâkını taşıyordu.
 
Selam üzerine olsun.
 
Kamil insanın meşhedinden müşahede ettiği sahnelerle gözleri kamaşmış halde iç alemine dalan nakıs şair, son kafiyeyi hala bulamamıştı. Natamam şiiri irfan pazarına sunamazdım.
 
Lobiye indim, yerel televizyoncular gelmişlerdi. Misafirlerle röportajlar yapıyorlardı. Benimle de konuştular. Sonra bir hanım gazeteci bir dergide yayınlanmak üzere çevirilerim hakkında bir röportaj yaptı benimle. İç dünyamda kopan fırtınayı tercüme etmek hususunda metinleri çevirmek kadar mahir olmadığımı fark ettim.
 
Bir soru: İmam Rıza deyince ne gelir aklına? Bütün bir varlığı elime alıp cevap olarak sunmak istedim. İddianın büyüklüğü altında ezildim, utandım, yok oldum sonra. “Çözümleyici” deyiverdim neden sonra. Nasıl? dedi. Anlattım dilim döndüğünce.
Fetih suresinin ilk ayetlerinde Hz. Peygamberin gelmiş ve geçmiş günahlarının bağışlanmasından söz edilir. İslam itikadında Peygamberlerin masum olması esastır. İsmet sıfatına sahip bir peygamberin günahı olabilir miydi? Bu durum bir çelişki gibi duruyordu. İslam alimleri de böyle düşündükleri için bu ayetleri tevil etme yoluna gitmişlerdi. Çeşitli cevaplar vererek kendilerince çelişkiyi ortadan kaldırmaya çalışmışlardı. Görebildiğim tefsirlerde çelişkiyi gidermek için ortaya konan cevapların hiçbiri tatmin edici bulmadığım gibi tenakuzun daha da içinden çıkılmaz hale geldiğini görüyordum. Bir tefsiri gördüğümde ilk önce bu ayetlere getirilen yorumlara bakardım. Bir türlü problemi çözen bir yoruma rastlayamıyordum. Derken el-Mizan tefsirini tercüme ederken, Allame’nin getirdiği harika yorumu gördüm. Büyük alim tereyağından kıl çeker gibi beni bu problemin ortasından çekip çıkarmıştı. Ruhum hafiflemiş, ilmin parlaklığı karşısında küçük dilimi yutmuştum adeta. Birkaç sayfa sonra rivayetler bölümünde İmam Rıza’nın bir sözünü aktarıyordu Allame. Böylece o yorumu nereden aldığı da anlaşılıyordu.
 
Uyunu ahbari’r Rıza adlı eserde belirtildiğine göre, İmam Rıza’nın, Halife Me’mun’un meclisinde yaptığı konuşmayı, İbnu’l Cehm şöyle rivayet etmiştir: Me’mun’un meclisine gittiğim bir sırada, baktım, İmam Rıza da oradadır. Me’mun ona dedi ki: Ey Resulullahın oğlu! Sen değil misin, peygamberlerin masum olduklarını söyleyen? Evet, dedi. O halde “ böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın.” ayetine ne diyorsun? dedi.
 
İmam Rıza şu karşılığı verdi: Mekke müşrikleri nazarında Resulullah’tan daha büyük günahı olan bir kimse yoktu. Çünkü onlar, Allah’ı bir yana bırakarak 360 puta tapıyorlardı. Resulullah, karşılarına tek Allah’a kulluk çağrısıyla çıkınca, bu onlara ağır geldi ve bunu büyük bir cürüm saydılar. Dediler ki: Bu adam, onca tanrıyı bir tane mi yapıyor! Bu, olacak iş değil! Nitekim onların ileri gelenleri atıldılar: Yürüyün ve tanrılarınızı koruma hususunda direnin. Çünkü bu çağrının gerisinde, başka bir milletten duymadığımız bir amaç yatmaktadır. Bu, tamamen bir ihtilaftır, ayrılıkçılıktır… Nihayet yüce Allah peygamberine Mekke fethini bahşedince, şöyle dedi: “Ey Muhammed! Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah, senin, geçmişte ve gelecekte Allah’ın birliğine davet etmenden dolayı Mekke müşrikleri açısından söz konusu olan geçmiş ve gelecek günahını bağışlar.” Gerçekten Mekke müşriklerinin bir kısmı Müslüman oldu, bazısı Mekke’yi terk edip gitti, geride kalanları ise, insanlar tevhide çağırıldıkları zaman bunu inkar edecek gücü kendinde bulamadı. Böylece, Hz. Peygamberin onlar açısından söz konusu olan günahı, peygamberin onlara üstünlük sağlamasıyla bağışlanmış oldu. İmam’ın “zenb” kelimesinin lugavi olarak bir eylemin sonucu, etkisi anlamını ifade etmesini esas alarak yaptığı bu değerlendirme çözümleyiciydi.
 
Yıllardır beynimi kurcalayan sorun çözümlenmişti. Bu yüzden İmam Rıza deyince aklıma sorun çözümleyici gelir.
 
Sabah erkenden uyandık. Konferans salonuna götürdüler bizi. Konuşmalar yapıldı, ödüller verildi, plaketler takdim edildi. İranlılar konuşmalarına mutlaka şiirle başlarlar. Doğrusu bu ahenkli dille başka türlü olamazdı. Cumhurbaşkanı yardımcısı Rahimi bir konuşma yaptı. Alkışlandı. Bunun üzerine “kef kef est” dedi. Kef kelimesi Arapçada avuç anlamına gelir. Aynı zamanda köpük anlamına da gelir. Alkış köpük gibidir, uçar gider. Onun yerine salavat getirin demek istiyordu. Müthiş bir benzetme. Derinlere mi gitmeye başlamıştım yoksa? Şehrin kapılarını açacak anahtar bu muydu? Derinlik…
 
Bedenen yorgun, ama müthiş haz almış olarak otele döndük. Odaya çıkmadan lobide sohbete daldık. Diğer misafirlerle ya Arapça ya da Farsça konuşuyordum. Fikir alış verişi yapıyor, ülkelerimiz hakkında merak ettiklerimizi birbirimize soruyorduk. “Şuna ne diyorsunuz mesela?” diye bir şeyi gösteriyor, bizim dilimizdekine benzer bir söz duyduğumuzda bir ortak nokta daha bulmuş olmanın mutluluğu yüzümüze vuruyordu. İşi kelimelerle olan benim, kelimelerin peşinde nasıl bir heyecanla koştuğumu tahmin edemezsiniz. Yakaladığım kelimeyi bir kuş yavrusu özeniyle severim, okşarım incitmeden. Fazla sıksam can verir, gevşetsem uçar gider, bilirim. Türkmenlerle, Taciklerle, Beluclarla, Azerilerle, Horasan Kürtleriyle her fırsatta kelime mübadelesinde bulundum ve dağarcığımı manaların hamalı kelimelerle doldurdum. Kelimeler derinliklerin yüzeydeki pencereleridir.
 
Yunanistan’dan gelmiş biri vardı. Adı Nikola’ydı. Müslüman olmuş ve Hasan adını almıştı. Rint meşrep biriydi. Türkiye’den olduğum için bana yakınlık gösteriyordu. Ne de olsa komşuyduk. Çat pat Arapça öğrenmişti. Biraz Arapça daha çok işaret diliyle anlaşıyorduk. Anneannesi Erzurum’dan Yunanistan’a göç etmiş bir Rum imiş. İmam Mehdi’nin annesi de Yunanlıdır diyordu. Nikola geldiği ilk günden itibaren herkesin ilgi odağıydı. Biraz hırpani giyim kuşamıyla, ama daha çok davranışlarıyla. O, Meşhed’e ağlamaya gelmişti. Biraz sohbet edince ayrılacağımız aklına geliyor, boynumuza sarılıp hüngür hüngür ağlıyordu. Şiirden, müzikten müthiş haz alırdı ve göz yaşlarına hakim olamazdı, Tacikistanlı şair Varis’in şiirlerini dinlerken. Gana’dan gelen el-Ömeri bir alim ağırbaşlılığıyla ortak olurdu muhabbete. Gana’daki İslami faaliyetleri anlatıyordu. Nikola (Hasan) boynuna sarılıp sarılıp ağlıyordu o anlattıkça. Bana öyle geliyordu ki Nikola, Hasan’ın Yunanistan’daki yalnızlığına ağlıyordu. Sık sık Osmanlıya özlemini dile getirirdi. İlginçti. Bir ara Türkiyeli olduğum için belki beni hoşnut etmek amacıyla böyle konuşuyor diye düşündüm. Kaynaştıkça anladım ki Osmanlı, Nikola’nın zihin dünyasında İslam’ın hakimiyetini, Müslümanların izzetini temsil ediyor. Bir rejimi, bir kavmiyeti, bir mezhebi değil. Bugünkü Müslümanları, özellikle azınlık Müslümanları gözümün önüne getirdiğimde ona yerden göğe kadar hak verdim. Mesela Gazali’yi de çok seviyordu. Ama Gazali onun zihninde içe dönük bir figür değildi. Müslümanlar arası fikir ayrılıklarının bir tarafı olarak görmüyordu onu. Felsefeye karşı duruşunu, bugünkü Avrupa’ya meydan okumanın bir arkaik modeli olarak konumlandırmıştı zihninde. Kim Avrupa karşısında dik durmuşsa Nikola için değerliydi. Amerika’ya kafa tutan İran’ı da bu yüzden seviyordu.
 
Çaylarımızı yudumlarken oteli çınlatan bir mersiye sesiyle irkildik. Herkes donup kaldı. Nasıl bir sesti bu? Gaiplerden geliyor gibiydi. Sesin geldiği tarafa döndük. Biraz ötede oturmuş grubun arasında kır saçlı, zayıf bir adam okuyordu mersiyeyi. Yanındakiler ağlamaya başladılar. Bedenimi kavrayan ürpertiyi çözebilsem hüznü bir tablo kıvamında gırtlak hareketleriyle resmeden bu adamın ellerine kapanacağım. Adam bitirdi mersiyeyi. Neden sonra kendime geldim. Yanına gittim. Meşhur ehlibeyt meddahı Kerimhani imiş. Azeriydi. Türkçe konuşup tanıştık. Öyle bir sesi bu güne kadar görmemiş, duymamıştım. Hançeresinden yükselen nefesi arşı alaya çıkıyor, oradan duygu fırtınası olarak yere inip insanları iliklerine kadar kavrıyor gibiydi.
 
Lobideki herkes yanına koşuyor, konuşup tanışmak istiyordu. Özellikle Arap ziyaretçiler tebriklerini iletiyor, hayranlıklarını bildiriyorlardı. Festivalin kapanış toplantısında da dinleme fırsatını bulmuştuk bu olağanüstü sesi. Meşhed, içine doğru çekiyordu beni. Derinlere daha derinlere.
 
Ertesi gün park-ı millet (Millet parkı) dedikleri yere götürdüler. Kuh-ı Sengin’in hemen yanındaydı park. Kuh-ı sengin taşlı dağ demektir. Yüksekçe bir tepeydi aslında. Ve yekpare bir taş gibiydi. Zirvesine kadar çıkan basamaklar oymuşlardı. Rehberimiz önde biz arkasında tepeye tırmandık. Yedi tane mezar vardı tepede. İran-Irak savaşında şehit düşmüş meçhul askerlere (gumnam) aitti. Kim oldukları bilinmiyordu. Rehber savaşı anlattı bize. İnkılaptan sonra Saddam’ın ülkelerine saldırdığını, bu haksız savaşı sekiz sene sürdürmek zorunda kaldıklarını, binlerce insanın şehit düştüğünü, binlercesinin sakat kaldığını… hepimizin bildiği o trajediyi dile getirdi. Kendilerine bu haksızlığı yapan Saddam’ın akıbetine işaret etti. O günleri hatırladım. İslam inkılabıyla birlikte İslam aleminde dalga dalga yükselen İslami heyecanı boğmak için emperyalistlerin neler yaptıklarını gözlerimin önüne getirdim. Sonunda Saddam’ı türlü vaatlerle kandırıp İran’a saldırtmışlardı. Sekiz sene süren o kanlı savaş dünyanın her tarafındaki Müslümanların yüreğini kanatmıştı.
 
İslam alemi, siyasal ve coğrafi olarak parçalanmış olmasına karşın, şaşırtıcı derecede duygu birlikteliğini sergiler. Bazı gelişmeler bu duygu bütünlüğünün günyüzüne çıkmasına vesile olur.
 
Örneğin İslam alemi bir bütün olarak Müslümanlar arası çatışmalara taraf olmaz. Çatışmanın iki tarafının da resmen Müslüman olduğu durumlarda bitaraf bir tutum sergiler. Ama taraflardan birinin Müslüman olduğu, öbürünün olmadığı çatışmalarda blok halinde Müslüman tarafın arkasında durur. Filistin, Bosna, Çeçenistan, Keşmir ve Sovyet işgali sırasında Afganistan’da olduğu gibi. Sovyet işgalinin sona ermesinden sonra aralarında çatışmaya başlayan dünün mücahitleri bir anda Müslüman dünyanın gözünden düşmüşlerdi. Aynı şekilde İran -Irak savaşında Müslüman dünya hüzünlü bir ilgisizlik içinde seyretti savaşı. Halklardan söz ediyorum, rejimlerden değil. Aynı durum Müslüman bir ülkenin içindeki siyasal iç çatışmalar için de geçerlidir. Gayri Müslim tarafa karşı mücadele eden Müslüman grubun arkasında maddi ve manevi desteğiyle duran Müslüman dünya, dillerden düşürülmeyen sloganlara bakmaksızın Müslümanlar arası çatışmalara bigane kalır. Araplar bile Saddam’ı desteklememişlerdi, bazı ideolojik arap milliyetçilerini bir kenara bırakırsak. Müslüman dünyanın bu tavrı mesaj yüklüdür. Gerekçesi ne olursa olsun iç çatışma istemiyor İslam alemi. İç çatışmaların zaafa uğrattığı kos koca İslam aleminin düşmanların ayakları altında ezildiğini halklar görüyor da aydınlar anlamıyor ne yazık ki. Müslüman halklar, siyasal ve coğrafi bölünmüşlüğe rağmen duygu bütünlüğü sergilemeleriyle, reel durumu değiştirme imkanı olmasa da ümmetin duygusal birlik kurabileceğinin mesajını veriyorlar.
 
Sonunda savaş bitmişti, ama Irak çekildiği bu tuzağın ceremesini çok pahalıya ödemişti. O gün bugündür huzur nedir bilmiyor Irak. Zalim bir diktatörün, bir beyinsizin narına mazlum bir halk yanıyordu.
 
Kuh-ı senginin tepesinden Meşhed’i izliyorum. Tam ortasında İmam Rıza’nın makamı altın kaplamalı kubbesiyle parıldıyor. Şehir, makamın etrafında bir dantel gibi örülmüş. Uzayıp gidiyor düzlük boyunca, huzurlu ve dingin. İnsana sonsuzluk duygusunu veriyor. Hiçbir yapının İmam Rıza’nın makamından daha görkemli olmaması için söz birliği etmişçesine mütevazıca türbedarlık ediyor Meşhedliler. Tepede akşam namazını kılıyoruz sonsuzluğa el açarak. Dağ başındayız.
 
Dağ… vahiy emanetinin ilk muhatabı. Ama emanetin ağırlığını hissedip kaçınmış onu yüklenmekten. İnsan yüklenmiş. Yine de emanetin inişine eşlik etmekten vaz geçmemiş. Musa ilk vahyi aldığında Tur dağı vardı yanıbaşında. İsa, Zeytin dağından seslenmişti kavmine. Ve Muhammed… ilk vahyi aldığında tanığı Hira dağıydı… Dağlar, dua için göğe açılmış eller gibidir. İcabet rahmeti ilkin onlara değer, yağmur damlalarının ilkin onlara inmesi gibi. Varlığın göğe açılmış elleridir dağlar. Göğe en yakın zirvelerde karara bağlanır ikrar. Peygamberler dağların zirvesinde gökten inen rahmeti kulların dünyasına indirirler. İrfan sahipleri yatışmaz benliklerini terbiye etmek için dağlara sığınırlar. Dağlar zayıfların barınağıdır. Varlık güç alır dağlardan. İlkin haberi onlar alırlar gökten inen. Bir dağın başında yudumladığın sonsuzluğun doyumsuz lezzetini başka yerde hissedemezsin.
 
Park-ı milletten geçerek otobüsümüze biniyor ve yeniden otele dönüyoruz. Heybem ağır mı ağır. İrade emenatiyle dolu. Dağın yüklenmekten kaçındığı emanet. Ali Şeriati’yi andım (O da Meşhed’lidir). Bu sonsuzluğu nasıl taşısın bu mahdut beden, üstad?! Dipsiz derinlik ah! Tutuversen elimden!
 
Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim
Küçücük gövdeme yüklü kaf dağı
 
Ve son gün Meşhed’den kırk elli km uzaklıktaki tarihi Tus kentine gideceğiz. Yola çıktık. Göz alabildiğine uzanan çölü seyrediyorum. Burası Horasan’dır. Erenler diyarı. Efsaneler menbaı. Filozoflar, şairler, şahlar arenası. Tarihi İran’ın derinlikleri. Firdevsi Şahname’yi burada yazdı. “Otuz sene nice zahmetler çekerek acemi yeniden dirilten” görkemli Şahname’yi. Otobüs durdu. Burası Firdevsi’nin mezarıdır dedi rehber. Tus’a gelmiştik. On onbeş metre yükseklikte yekpare bir kaide, üzerinde Şahname’den dizeler yazılmış. Önünde Firdevsi’nin bir heykeli, küçük bir havuzun kenarında. Kaidenin altında Firdevsi’nin mezarı. Merdivenlerden aşağıya iniyoruz. Duvarlarda Şahname’den sahneler resmedilmiş kabartmalar şeklinde. Simurg’un kucağında Zal. İsfendiyar’ı öldüren Rüstem. Omuzlarında iki yılan başı çıkan Zalim Dahhak. Rehber adeta canlandırarak anlatıyor sahneleri. Tam bir tiyatral gösteriyle tarihten, mitolojiden bir demet sunuyor. Orta yerde Firdevsi’nin mezarı. Tüylerim diken diken olmuş. Kaptırmışım kendimi rehberin anlattıklarına. Yerin altında bir masal kentine gelmiş gibiydim. Çocukluğuma doğru bir yolculuğa çıktım.
 
Van-Erciş’te bir dağ köyü. Altmış yetmiş hanelik. Kış akşamları köylüler bir evde toplanır Mıhemed-ı Mele Unıs (Molla Yunus oğlu Muhammed)’ın anlattığı masalları (çîrok) dinlerlerdi. Özellikle Zal oğlu Rüstem masalı daha bir heyecanla dinlenirdi. Mıhemed amca tabakasındaki kaçak tütünden bir cıgara yakar ve başlardı anlatmaya. Kelimelerle duman birlikte çıkardı ağzından.
 
Rüstem’in gürzü onun elinde inerdi, siyah devin başına, o tutardı Rüstem’in kılıcını İsfendiyar’ın boynuna indiğinde. Taş kesilir dinlerdik sigara dumanıyla birlikte ağzından dökülen kelimeleri, can kulağıyla. Bir gün Rüstem masalının son bölümünü anlatacaktı. Gündüzden herkes konuşuyordu. Bu gece Rüstem öldürülecek. Gün batımında bizim evde toplandı köylüler. Mıhemed amcanın gelmesini beklemeye koyuldular. Derken kapıdan görünüverdi. Asık yüzü ve kan çanağı gözleriyle. Çocukluğundan başlayarak büyütüp yetiştirdiği kahramanını kendi elleriyle öldürecekti bu gece. Tarifsiz bir acı vardı bakışlarında. Köylüler de derin bir hüzün içindeydiler. Anlatmaya başladı. Bu gece bir başka tüttürüyordu cıgarayı. Sesindeki hüzün çok belirgindi. Önceki bölümlerin coşkusu, heyecanı gitmiş, matem havası sarmıştı her yanı. Derken yere düşmüş Rüstem’e bir kılıç darbesi inmek üzereydi. Dondu kaldı herkes. Masalın en heyecanlı yerine gelmişti. Mıhemed amca durdu. Bir anlam veremiyordu köylüler. Ne oldu sonra? Sonrası yok dedi, Mıhemed amca. Hiç kimse bana Rüstem’i öldürtemez, dedi, ağlayarak ve çekip gitti. Rüstem’i öldürmeye kıyamamıştı. Bu gün Rüstem destanının doğduğu yerdeydim Mıhemed amca! Senin öldürmeye kıyamadığın kahramanın hala yaşıyor tarihin duvarlarında.
 
Nikola omuzuma dokundu, gidiyoruz. Uyandım masal dünyasından. Dışarı çıktık. Burası Firdevsi’nin evinin de bulunduğu kendi bahçesiymiş, oraya gömülmüş. Otobüse yeniden bindik ve Harun Reşid’in zindanının bulunduğu yere gittik. Abbasi döneminden kalma müthiş etkileyici bir yapıydı. Yapının içinde aşağıya açılan bir pencere. Demir mazgalla kapatılmış. Demire çaputlar bağlanmış, kısmetinin açılmasını isteyen evde kalmış kızlar, ya da dilek tutan başkaları tarafından. Kim bilir? Kulağımı dayasam mahkumların tarihin karanlığını yırtan sesini duyabilir miyim? Ali Şeriati’yi bir kez daha andım. Piramitleri seyrederken taş taşıyan kölelerin çıplak bedenlerine inen kırbaçların sesini nasıl duymuştun üstad?... Ya da kısmet arayanların niyetleri makes bulur mu bu karanlık dehlizde. Dipten gelen kırbaç seslerine karışmış iniltileri, yukarıdan sarkıtılan kısmet buketleri çelişkisini nasıl çözeceğim?... Zindanın bahçesinde bir mezar. Etrafına rengarenk çiçekler ekmişler. Mühim biri olmalı diyorum. Üzerindeki yazıyı okuyorum. Ebu Hamid Muhammed Gazali. Durdu zaman. Neredeyim Allah’ım! Ve son mısranın son kafiyesini bulmuştum, çok tanıdık birinin yattığı bu lahide dokunurken. Ben derin İran’a yolculuk yapmıştım. Parmaklarımın ucuyla dokunduğum lahitten tarihin nabzını tutuyor gibiydim. Gayri ihtiyari Necip Fazıl’ın şu dizeleri döküldü dudaklarımdan:
 
Gece bir hendeğe düşercesine
Birden kucağına düştüm gerçeğin
Sanki erdim çetin bilmecesine
Hem geçmiş zamanın hem geleceğin
 
Meşhed derinlikti. Derindi. Onu bugüne kadar gördüğüm diğer kentlerden farklı kılan buydu. İran’ın irfani derinliğiyle tarihi derinliği kol kola vermişlerdi Meşhed ovasında. Firdevsi’nin, İbn-i Sina’nın, Gazali’nin, Molla Sadra’nın hikmeti ile Ehli Beyt’in irfanı Ostan-ı Horasan-ı Rezevinin uçsuz bucaksız derinliklerinde Kerimhani’nin semavi mersiyeleriyle mayalanıp yeniden geleceği kucaklamaya hazırlanıyordu.
 
Çölü, derinliği, tarihi, mitolojiyi, irfanı, hikmeti geride bırakıp yeniden yüzeye çıktığımı yağmurlu İstanbul poyrazı yüzümü yaladığında anlamıştım.
 
(Vahdettin İnce, Yazar)